Okumak Nedir? Seslerden Anlama, Anlamdan Görmeye
Okumayı çoğu zaman basit bir eylem gibi düşünürüz: Harflere bakar, onları seslendirir ve ortaya çıkan kelimelerin anlamını kavrarız. Oysa okuma, biraz daha yakından bakıldığında, yalnızca harfleri sese dönüştürmekten çok daha karmaşık bir süreçtir.
Bunu anlatmak için ilginç bir örnek düşünelim.
Jones Yunanca bilmiyor ama Yunanca harfleri okuyabiliyor. Andropolis ise Yunanca konuşarak büyümüş; dili biliyor fakat Yunanca harfleri okuyamıyor. Bir gün Andropolis'e Yunanca bir mektup geliyor ve Jones mektubu seslendiriyor. Jones yazıyı sese dönüştürüyor ama söylenenleri anlamıyor. Andropolis ise söylenen Yunancayı anlıyor fakat yazılı işaretleri kendisi çözemiyor.
Peki mektubu kim okudu?
Aslında ikisi birlikte okudu.
Bu küçük paradoks, okumanın iki farklı boyutunu ortaya çıkarıyor: sesi çözmek ve anlamı kurmak.
1. Teori: Okuma bir ses yolculuğudur
İlk teoriye göre okuma, temelde fonolojik ya da sesbilimsel bir süreçtir.
Bu anlayışta okuyucu, yazılı işaretleri adım adım çözer. Harfleri tanır, harfleri seslere dönüştürür, sesleri birleştirerek heceleri ve kelimeleri oluşturur. Ardından kelimeler cümlelere, cümleler de anlamlı bir bütüne dönüşür.
Kabaca şöyle bir yol izlenir:
Harf → Ses → Kelime → Cümle → Anlam
Özellikle okumayı yeni öğrenen bir çocuk için bu süreç oldukça belirgindir. Çocuk önce harfleri tanır, daha sonra harflerin karşılık geldiği sesleri öğrenir. "K", "a", "l", "e" seslerini bir araya getirerek "kale" kelimesine ulaşır.
Bu nedenle temel okuma, büyük ölçüde doğrusal bir süreçtir. Okuyucu metnin küçük parçalarından başlayarak daha büyük anlamlı birimlere doğru ilerler.
Bu yaklaşım, okumayı öğrenmenin ilk aşamalarını açıklamak açısından oldukça güçlüdür.
Fakat bir noktadan sonra işler değişir.
2. Teori: Okuma anlamı doğrudan görmektir
Akıcı bir okuyucu her kelimeyi tek tek seslendirmez.
Örneğin şu kelimeyi gördüğümüzde:
"merhaba"
çoğu zaman zihnimizde önce "m-e-r-h-a-b-a" seslerini tek tek üretmeyiz. Kelimenin biçimini bir bütün olarak tanır ve anlamına ulaşırız.
İşte ikinci teori burada devreye girer.
Bu teoriye göre okuma yalnızca fonolojik bir işlem değildir; aynı zamanda görsel-semantic, yani görsel-anlambilimsel bir süreçtir.
Başka bir ifadeyle, yazılı bir biçim bazen sese uğramadan doğrudan anlamı çağırabilir.
Süreç bu kez şöyle düşünülebilir:
Yazılı biçim → Anlam
Akıcı okumada kelimeleri ve hatta bazı kelime gruplarını bir bakışta tanıyabiliriz. Bir cümleyi okurken her harfi ayrı ayrı seslendirmemize gerek kalmaz. Gözümüz yazılı biçimi tarar, zihnimiz ise bundan anlam üretir.
Bu nedenle deneyimli bir okuyucu için okuma, başlangıçtaki gibi yavaş ve parçalı bir çözümleme olmaktan çıkar; hızlı, görsel ve anlam merkezli bir algılama sürecine dönüşür.
İki teori birbirinin karşıtı mı?
İlk bakışta öyle görünebilir.
Birinci teori, "Önce ses, sonra anlam" der gibidir.
İkinci teori ise "Ses olmadan da doğrudan anlam kurulabilir" düşüncesini öne çıkarır.
Ancak aslında bu iki yaklaşımın birbirini dışlaması gerekmez.
Çünkü ikisi de okumanın farklı düzeylerini açıklıyor olabilir.
Okumayı yeni öğrenen bir çocuk için harflerin seslerle ilişkilendirilmesi zorunlu ve temel bir adımdır. Fakat okuma becerisi geliştikçe kelimeler daha hızlı tanınır, yazılı biçimler doğrudan anlamla ilişkilendirilmeye başlar.
Dolayısıyla okuma becerisi kabaca şöyle bir dönüşüm geçirir:
Sesleri çözmek → Kelimeleri tanımak → Anlamı hızla kurmak
Bu açıdan bakıldığında fonolojik teori, okumanın temelini; görsel-anlambilimsel teori ise okumanın akıcı ve ileri düzeyini açıklamaktadır.
Okumak sadece gözle yapılan bir iş değildir
Burada ilginç bir başka nokta daha ortaya çıkar.
Okuma görsel bir etkinlik gibi görünse de aslında farklı duyusal süreçlerle ilişki içerisindedir. Yazılı bir metin göz aracılığıyla alınabilir, sesli okunabilir ve işitme yoluyla tekrar anlamlandırılabilir. Görme engelli bir okuyucuda ise dokunma duyusu devreye girebilir.
Bu nedenle okuma, yalnızca "gözün gördüğü şeyi anlamak" değildir.
Okuma; görmek, seslendirmek, duymak, tanımak ve anlamlandırmak gibi süreçlerin farklı biçimlerde bir araya gelmesidir.
Sonuç: Okuyan göz mü, ses mi, zihin mi?
Başlangıçtaki soruya geri dönelim:
Jones mu okudu, Andropolis mi?
Belki de soruyu yanlış soruyoruz.
Çünkü okuma yalnızca yazılı sembolleri seslendirmekten ibaretse Jones okuyucudur. Fakat okuma anlamı kavramayı da içeriyorsa Andropolis'in katkısı olmadan metin tam anlamıyla okunmuş sayılmaz.
Buradan daha genel bir sonuca ulaşabiliriz:
Okumak, yazıyı sese çevirmekten daha fazlasıdır.
Bazen anlamı sese dönüştürerek kurarız; bazen de yazılı biçimden doğrudan anlama ulaşırız. İlkinde fonolojik okuma, ikincisinde görsel-anlambilimsel okuma öne çıkar.
İyi bir okuyucu belki de bu iki dünyanın arasında hareket edebilen kişidir: Gerektiğinde harfleri sese dönüştürür, gerektiğinde ise kelimeyi bir bütün olarak görür ve anlamı doğrudan yakalar.
Bu yüzden okumanın gerçek büyüsü, harf ile ses arasındaki ilişkide olduğu kadar, işaret ile anlam arasındaki görünmez bağda da saklıdır.
Daha detaylı okuma için Steven Roger Fischer'in Okumanın Tarihi kitabına bakabilirsiniz...